Bir Şehir Plancısının İlk Saha Deneyemi: Karaköy Saha Gezisi

by 10/13/2015 08:26:00 ÖS 0 Yorum
Herkese merhabalar. Uzun zamandır ortalıklarda yokum, malum okullar açıldı, haliyle de benim üniversite serüvenim başladı :D Bilmeyenler için tekrardan söyleyeyim, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama öğrencisiyim artık -alkııış- :D Daha ilk haftadan yoğun bir okul dönemine ve ödevlere çivileme dalış yapan bendeniz ikinci ödev teslimini yapacak yarın :D
Şehir planlamacı okuyucular bilir belki, Araştırma Yöntemlerine Giriş dersi var birinci sınıfta. Bu derste bize nasıl araştırma yapılır, araştırma sırasında neler yapılır, nelere dikkat edilir, nasıl rapor yazılır gibi temel bilgiler verilir. Ödevlerimiz de hocaların ya da bizim belirlediğimiz bölgeleri yani "sahaları" içerir.
MSGSÜ Fındıklı kampüsüne en yakın yerlerden birisi Karaköy olduğu için -yürüyerek yaklaşık 10-15 dakika- hocalarımız saha olarak burayı belirlemişler. Bir hafta boyunca müsait olduğumuz günlerde buraya giderek bir gezi yazısı hazırladı herkes. Ben de benimkisini burada paylaşmaya karar verdim. Şehir dışında oturan arkadaşlarım, eğer bir gün İstanbul'a gelirseniz ufak bir fikriniz olur burası için :) 
Ödevimi olduğu gibi aktardım buraya arkadaşlar, keyifli okumalar :)

07.10.2015 tarihinden itibaren bu hafta tam üç kez Karaköy’e gittim (07.10.201 Çarşamba, 10.10.2015 Cumartesi, 12.10.2015 Pazartesi). Öncelikle Karaköy hakkındaki temel bilgilerden bahsedeyim. Karaköy, Beyoğlu’nun içinde yer alan bir bölgedir. Bankaları ve iş hanlarıyla meşhur olan bu bölge mekanik, elektrik, elektronik, su tesisatı gibi her türlü hırdavat eşyasını bulabileceğiniz yerdir. İstanbul’un en eski bankaları buradadır. Bir kısmı hala bankalara ev sahipliği yaparken bir kısmı ise müzeye çevrilmiştir.İlk gün saat 13.30 gibi okuldan çıkarak Karaköy’e yürüdük. Başta sınıfın neredeyse tamamıyla beraber yürüyorduk. Sokaklar geniş olduğu için pek fark edememiştik ne kadar kalabalık olduğumuzu ama ara sokaklara yönelince sığamaz olduk. Ben ve dört arkadaşım daha, Galata Kulesi’nin olduğu yöne doğru yürümeye başladık ve geniş grubumuzdan ayrıldık. İlk karşılaştığımız şey Galata’ya doğru çıkan dar ve dik yokuşlu sokaklar oldu. Biz hangisinden girelim diye karar verene kadar biraz daha ilerledik ve yol kenarında yıllardır önünden geçmeme rağmen hiç fark etmediğim kiliseyi keşfettik: Surp Pırgiç Kilisesi. Kiliseye girmek istedik ama ertesi sabah papaz geleceği için temizlik varmış, giremedik. Kilisenin girişi, bizi çeken en önemli etken oldu sanırım. Ahşap kapı, merdiven ve kısım kısım taşlardan oluşan, sol tarafında oturabileceğiniz yerler bulunduran bu hoş giriş, arkadaşlarımla bol bol fotoğraf çekmemize neden oldu. Giriş kısmında biraz oyalandıktan sonra ilerlemeye devam ettik, Karaköy durağının olduğu meydana çıktık. Buradaki yokuşlardan birine girerek Galata’ya çıkmaya başladık.


Şunu belirtmeliyim ki Karaköy’de aradığınızı bulamamak gibi bir sorununuz olamaz çünkü her çeşit eşya satılıyor burada. Her dükkanın önünden geçerken şaşkınlığıma engel olamadım. Bu eski ve dar sokaklardaki küçücük eski dükkanlara dünyaları sığdırmışlar resmen. Aralara sıkıştırılmış birkaç otel de cabası. Resmen sokaklara turist kusan bu lüks oteller, girişteki resepsiyon ve renkli lobileriyle sokağa daha da bir canlılık katıyor. Yolumuza devam ederken biraz da yukarılara bakma ihtiyacı hissettim. Yüksek yüksek iki binanın arasına asılmış, üzerinde “Orgeneral komutana selam” yazan bir Galatasaray bayrağı gördüm önce. Sonra başımı yere eğdim ve ayaklarımın dibinde “Çarşı” yazdığını fark ettim. Bu da bana bu bölgede ne çeşit çeşit insan olduğuna dair ipucu vermiş oldu.


Bu sokakta en çok dikkatimi çeken şeylerden biri ise her beş dükkandan iki-üç tanesinin telefon kabı satıyor olmasıydı. Hatta bazı dükkanlar karşılıklıydı. Ama esnaf sanki bunda hiçbir sıkıntı yokmuş gibi kapılarının önünde oturmuş, bir yandan gelen müşteriyle ilgilenip bir yandan da bir biriyle muhabbet ediyordu. Tabi arada tatsızlıklar da çıkmıyor değil. Mesela esnaflardan biri, bir başka esnafa çayı neden bu kadar pahalıya sattığını sorup ufak çaplı bir tartışmaya neden oldu biz oradayken.

Malum, Karaköy İstanbul’un en çok turist çeken mekanlarından birisi Galata yüzünden. Hal böyle olunca en çok karşımıza çıkan dükkan çeşitlerinden biri de hediyelik eşya dükkanı oluyor. Küçük Galata bibloları, İstanbul illüstrasyonları, yerel kıyafetler, üzerinde Türkiye ve Türkiye’ye dair şeyler yazan her türlü eşya… Tabi boya, ahşap, deri kokuları sokağı dolduruyor ama pek de aldırış etmiyor insan.


Karaköy’de en sevdiğim şeylerden biri de duvardaki o sanat eserleri. Her birinde ayrı bir güzellik var resmen. Bazılarında sadece sanatçının takma adı yazarken bazılarıysa sadece resimlerden oluşuyor ve sokağa ayrı bir hava katıyor.Bu sokakları güzel yapan şeylerden biri de eski merdivenler. Nereye ait olduklarının bir önemi yok; sokaktakiler, iş hanlarındakiler, dükkanlardakiler… Hepsinin üzerine anılar işlenmiş. Kullana kullana aşınan bu merdivenler bana oradan kimlerin gelip kimlerin geçtiğini düşündürdü yolculuğumuz boyunca.


Gelelim Galata’ya. İstanbul’un en uğrak mekanlarından biri olan Galata Kulesi, tartışmasız en sevdiğim yapılardan biridir. İlk olarak Bizans döneminde yapılan bu kule zaman içinde tahripler sonucu tekrar tekrar inşa edilip her dönemde farklı amaçlar için kullanılmış. Kule üzerinde tabelada şunlar yazıyor: “29 Mayıs 1453 Salı sabahı Cenevizlerin Galata kolonisi anahtarlarını Fatih Sultan Mehmed’e takdim etmiş ve Galata’nın teslimi 1 Haziran 1453 Cuma günü tamamlanmıştır.”


 En tepesine çıktığınız zaman Boğaz’ı ve Haliç’i rahatlıkla görebileceğiniz bu kule yılın her gününde, yaz kış fark etmeksizin, önünde upuzun bir kuyruk bulundurur. Ne hikmetse bizim gittiğimiz gün kuyruk kısaydı fakat biz yine de çıkmadık. Birinci sebep, vaktimiz yoktu. İkinci sebep ise, ki çok da ciddi bir sebep değil aslında, burasıyla alakalı bir şehir efsanesi. Söylenenlere göre buraya ilk kiminle çıkarsan onunla evlenirmişsin. Haliyle arkadaşlarım çıkmak istemedi, bende ısrar etmedim. 


Galata Kulesinin çevresinden bahsedecek olursak, burası belki de bu bölgenin en fazla kafe ve restoranını barındıran bölgedir. Yaz kış açık olan Ceneviz Cafe, yokuş çıkarak gelenlerin gördüğü ilk kafedir. Bu kafenin karşısında bulunan Galata Hediyelik Eşya ise turistlerin en çok uğradığı yerlerden birisi. Bu geniş dükkan girişindeki rengarenk oyuncak ve biblolarla görenleri hemen kendine çekiyor. Greatness Galata Güney Restaurant, Lavazza Coffee Shop, Galata Köftecisi ve daha nicesi kuleyi eski binalarla çevreleyerek küçük bir meydan oluşturuyor. Ayrıca kulenin tam önünde eski tramvaylardan biriyle yapılmış hoş bir büfe var. Gelen insanlar buradan aldıklarını kule önündeki masalarda yiyor ve keyifli dakikalar geçiriyorlar.


Şuan Galata tarafındaki sokaklar kazılmış durumda, tekrardan asfalt dökülecek. Gözüme çarpan en büyük sıkıntı sokakların dar oluşu oldu. Tarihi bir bölge burası, haliyle de yapanlar zamanında sokakları dar yapmışlar. Nereden bileceklerdi ki koca koca iş makinalarının oraya gireceğini. İş makinaları sokağı tamamen dolduruyor, haliyle de insanlar rahatça bu sokakları kullanamıyor. Bundan en çok etkilenen de esnaf oluyor. Bu tür çalışmalar ne kadar sürer bilmem ama bana göre en iyi ihtimal o sakaklar bir- bir buçuk  hafta boyunca kullanım dışı olacak ve bu süreç esnaf için aylık bazda büyük bir açık demek. Gelen turist orada ne olduğunu göremiyor, uğrarsa ancak düzenli müşteriler uğruyor, belki de tesadüfen yanlış sokağa giren birkaç turist. Haliyle esnafa da çalışmanın bitmesini beklemek düşüyor.


Ara sokaklardan birine dalıp iskele tarafına yöneldik. Dükkanının önünde oturmuş bir esnaf dikkatimizi çekti, sohbet etmek istedik. Kendisi neredeyse 40 yılı aşkın süredir bu bölgede oturuyor ve çalışıyormuş. Eskiden buraların nasıl olduğunu sorduk ve şöyle cevap verdi: “Ben buraları 12 yaşımdan beri bilirim. 1960-1965 arası çok güzel yerlermiş buralar, adeta Avrupa’dan bir parçaymış. Gayrimüslim sayısı ağırlıkta olduğu için kendi mimarilerini kullanmışlar haliyle böyle bir görüntü ortaya çıkmış. Ama 80’lerden sonra çok bozuldu buralar. Gelen geçen tahrip etti, bir de yetmezmiş gibi mafyalar dadandı bölgeye. Her gece bir kavga, her gece bir problem. İnsanlar hep bir endişe içerisinde olmaya başladı. Haliyle gayrimüslim kısmı da buraları terk etti; Nişantaşı, Bebek taraflarına yerleştiler. Ama şimdi her şey daha iyi. Sakin, işinde gücünde olan insanlar var. Mafyalar hala ortalıkta, ama eskisi gibi değiller. Allah’a şükür işlerimiz de iyi, daha ne isteyelim.”

Tekrar Karaköy tramvay durağının olduğu meydana çıktığımızda susadığımızı fark ettik ve meydanın ortasındaki büfeden gazozlarımızı alıp gölgeli bir alana kurulduk. Etrafı biraz daha incelediğim zaman ilerideki Osmanlı Bankası Müzesi tabelasını fark ettim. Ara sokaklardan birinde yer alan bu müze İstanbul’un en eski bankalarından biri ve benim de çocukken en çok uğradığım yerdir. Garanti Bankası’nın çocuklara yönelik etkinlikler yapan “Mini Bank”ın üyelerinden biriydim ve bu binanın 3. ya da 5. Katı bizim toplantı yerimizdi. Ben küçükken en alt katında arşiv ve müze kısmı, kafeteryası babamın beni beklediği ve ben çıktıktan sonra her seferinde eğlenerek dolaştığımız yerdi. O zamanlar 3. Kat ve 3. Kattan sonraki katlar etkinliklerin ve dizi- film çekimlerinin yapıldığı mekanlardı ama şuan için iç düzeni nasıl hiçbir fikrim yok. 

Çarşamba günü yaptığımız turumuzu Galata Köprüsü’nde fotoğraf çekerek tamamladık. O günden sonraki gezilerimde ek olarak yaptıklarım şunlardı:Cumartesi günü çocukluk arkadaşlarımla birlikte saat 10’da Karaköy’e gittim. Hafta içine göre biraz daha sakin gibiydi. Yine Galata Kulesi’ne aynı sokaklardan çıkıp indik fakat bu sefer gezerken dükkanlara girip çıktık ve alışveriş yaptık. Dükkanların bir çoğu ucuz olmakla birlikte pahalı dükkanlar da yok değil.  

Epeyce bir yorulduktan sonra iskele tarafında bulunan “Köşkeroğlu” na girdik acıkan karnımızı doyurmak için. Katlı otoparkın altında bulunan ve Antep mutfağını barındıran bu restaurant kalabalık olduğu kadar pahalı da bir yer, hatta bence gereksiz bir pahalılığı var. Bir lahmacunun 6 TL, bir bardak ayranın 3 TL olduğu bu yerde karnımızı doyurduk. Bol acılı lahmacun güzeldi fakat daha iyilerini yemişliğim var, o yüzden 6 TL’ye değdiğini düşünmüyorum. Ama bir ayran sever olarak ayrana bayıldım, yine olsa yine içerim hatta. Soğuk ve tuzluydu, kendime geldim sayesinde.

 Buradan çıktıktan sonra Karaköy Güllüoğlu’na geçtik. Karaköy’e her gelişimde uğramaya çalışırım buraya. Osmanlı şerbeti, el yapımı limonatası, kışa özel sahlepi, ekmek kadayıfı  ve çeşit çeşit baklavalarıyla benim gibi yemek yemeyi seven birisi için cennet niteliğindedir Karaköy Güllüoğlu. Tek şube olduğu için her daim ulaşamadığımız bu yer kaliteli baklavasıyla namını tüm dünyaya duyurmuştur ve gelen turistler gezilecek yerler listesine burayı da yazarlar hep. Siparişimiz alıp masalardan birine kurulduk. En çok dikkat çeken şeylerden birisi de duvardaki televizyonlar. Bu televizyonlar Güllüoğlu’nun hangi ülkelerde haberinin yapıldığını gösterir ve popüleritesini müşterilere kanıtlar. Ben her zamanki gibi cevizli burmadan, arkadaşlarım ise cevizli ve antep fıstıklı ev baklavasından sipariş etti. Her seferinde cevizli burma sipariş etmemin sebebi ise hafif bir tadının olması ve beni tıkamaması.

Pazartesi günü gittiğimizde ise yine saat 10 gibi oradaydık. İlk olarak Osmanlı Bankası Müzesi’ni (Salt Galata) ziyaret etmek istedik ama pazartesi günleri kapalı olduğu için mümkün olmadı. 


Biz de geri dönüp iskeleyi gezmeye karar verdik. Karşı tarafa geçmek için de alt geçidi kullandık. Alt geçit her türlü ucuz teknolojik eşyanın satıldığı, her türlü telefon ve tablet markasının kabını bulabileceğiniz dükkanlarla dolu. Buradan geçerek Karaköy İskelesine çıktık. İskele boyunca yürüdük. Balık restaurantlarının, büfelerin, Starbucks’ın önünden geçtik. Kadıköy- Haydarpaşa İskelesi’nin az ilerisinde bulunan bir büfeden taze sıkma portakal suyu aldık ve ilerideki açıklıkta bulunan banklardan birine oturup denizi izleyerek içeceklerimizi yudumladık.


 Nerelere gidebileceğimiz konusunda konuşurken arkamızda kalan Yer Altı Camii’ni fark ettik ve oraya girmeye karar verdik. Miladi 1753-1756 yıllarında yapılan bu caminin en önemli özelliklerinden biri içinde sahabelerden Sûfyan Bin Uyeyne’nin kabristanının bulunması. Hazır girmişken bu kabristanı da ziyaret ettik. Sade bir mimariye sahip olan bu camii bünyesinde yer yer çiniler de barındırıyor, özellikle de kabristanın içinde. Kabristanın bulunduğu kısım dikkat çekmesi açısından yeşil ışıklarla aydınlatılmış. 

Bu camiyi ziyaret ettikten sonra bölgenin en ünlü camilerinden olan Arap Camii’yi de ziyaret etmek istedik.  İskeleye ters istikamette bulunan bu camiye gitmek için Tershane Caddesini kullandık. Bu cadde tamamıyla iskele tarafından ayrı bir yapıya ve insan kesimine sahip. Her dükkan hırdavatçı dükkanı, kafeden ziyade esnaf dükkanı veya çaycı var. Ara sokaklardan biri de Hırdavatçılar Çarşısı’na açılıyor. Bu cadde boyunca ilerledikten sonra ara sokaklardan birinde Arap Camii’yi bulduk. Kapının girişinde bulunan tabelada yazanlara göre camii İstanbul’un fethi için gelen bir Arap ordusunun kumandanları ve sahabe evlatları tarafından yapılmış. Ordu İstanbul’u fethedemese bile Galata bölgesini ele geçirmiş ve dönemin Bizans imparatoruyla anlaşarak bu mescidi inşa ettirmiş. Daha sonra Şam’da çıkan bir isyan üzerine ordu Şam’a dönmüş, Dominiken papaz ve rahipleri bu gün minare olarak kullanılan çan kulesini inşa ederek mescidi kiliseye çevirmiş. Latinlerin ve Cenevizlerin San Paola olarak adlandırdığı bu kilise Batı Roma’ya ait bir Katolik kilisesidir. 1453 İstanbul fethinden sonra kilise tekrar camiye çevrilmiş ve zaman içinde gerekli değişiklikler yapılarak bugünkü halini almış. Şansız bir günümüze denk gelmiş olacak ki o gün kapalı olan bir diğer yer Arap Camii’ydi. İçine giremedik, biz de dışını inceledik. Taş ve tahtanın bir arada kullanıldığı bu mescid, değişik mimarileri bünyesinde barındırarak kendini diğer camilerden ayırıyor ve bölgeye renk katıyor. 


Burayı da ziyaret ettikten sonra gezimize son noktayı Galata Köprüsü’ndeki “Ab-ı Hayat” balıkçısında Haliç manzarası eşliğinde balık ekmek yiyerek koyduk.




Sümeyye Kaya

Developer

Cras justo odio, dapibus ac facilisis in, egestas eget quam. Curabitur blandit tempus porttitor. Vivamus sagittis lacus vel augue laoreet rutrum faucibus dolor auctor.

0 Yorum:

Yorum Gönder